Yaşar Kemalle Edebiyat ve Politika
Aydınlık, 1-2 Mayıs 1993
Fethi Naci
Yaşar Kemalin ünlü Fransız şairi ve yazarı Alain Bosquet ile konuşmalarının
Gallimard Yayınevince yapılan birinci baskısı biterken Türkçe ilk baskısı
Toros Yayınları tarafından yayımlandı.
Yaşar Kemalle içki içmek ve sohbet etmek için yıllardır buluştuğumuz
Kalyonda, bu defa Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor dolayısıyla “ciddi bir
konuşma” için buluşuyoruz. Bu “ciddi” konuşmanın, önceki buluşmalardaki
sohbetlerden tek farkı var: İçki içmiyoruz. Yaşar Kemale, “Konuşmaya
başlamadan bir ön-soru sormak istiyorum,” diye başlıyorum. Yaşar Kemal,
“Yani şimdi ciddi ciddi konuşacağız öyle mi?” diyor, “Bunca yıldan sonra!”
diye ekliyor ardından. Konuşma başlıyor. Sonrası mı? Ben sordum, o söyledi:
— Bir iki yıl öncesine kadar günlük basın da, edebiyat çevreleri
de pek anmıyordu adınızı. Yabancı ülkelerde kazandığınız başarılar bile
ya hiç ya da gereğince duyurulmuyordu. Şu son bir yılda bu durum birden
bire değişti: Basını, televizyonu, siyasal iktidarı “Kültür Bakanlığı
Büyük Ödülü”, birden bağrına bastı sizi... Olumlu bir gelişme... Siz
nasıl açıklıyorsunuz bu değişmeyi? (Aslında ben de, Yaşar Kemal de “sen“
diye konuştuk, ama okurlara saygımızdan, sonradan “sen”leri “siz”yaptım.)
— Böyle bir soruyu çoktandır bekliyordum. Şimdiye kadar kimsecikler
akıl edip de sormadı. Bir zamanlar basında adım, ister istemez, geçerdi.
Buna dayanarak kimi arkadaşlar da adımı reklamcıya çıkardılar. Kendi
reklamımı öylesine usturuplu yapıyormuşum ki, böylesi bir kurnazlığa
akıl sır ermezmiş. Oysa bu işlerin hemen hemen hiçbirinde sayım suyum
yoktu. Beni yakından tanıyan arkadaşlarım, bu işin tam tersini yaptığımı
bilirler. Dünya televizyonlarından olsun, Türkiyeden olsun birçok röportajcıyı
geri çevirdiğimi çok iyi bilirler.
Dünyanın en büyük gazetelerinin yazarlarını da... Çünkü benimle konuşabilmek
için birçok büyük gazete, ilişkileri olan gazeteci arkadaşlarımı araya
koymuşlardı. Beş yıldır, en çok tanındığım Fransadan hiçbir gazeteci,
televizyoncuyla konuşmadım. Çocukluğumu çeken BBC televizyonuna izin
verdiğimden dolayı da çok pişmanım. Konuşmak istemiyordum ya, İngiliz
kitapçımı kıramadım, kimi arkadaşlarımı kıramadığım gibi.
Son yıllarda gazeteler, hemen hemen benim adımı anmaz oldular. Ya da
anmak zorunda kaldıklarını sandıkları adımı gazetelerinde saklayacak
yer bulamadılar. Sizinle bu ölü toprağı sorununu çok düşündük. Hepimiz
de biliyoruz ki, bir yazarın ünü gündelik üne, gazete ününe, yani medyaya
bağlı değildir. Medya ne yapar, yapsa yapsa kitabı biraz daha çok sattırır.
İstediği kadar ünlendirir de. Yazar da şişinir. Şişinmesin de ne yapsın,
o ün dedikleri çok tatlıdır. Tatlı olduğundan daha çok da beladır. İnsanlar
bu belaya seve seve can atarlar. Bir süre gelir ki iş işten geçmiş olur.
Yazar yetenekli bir yazarsa, o baş belası ünün yeteneğini nasıl yediğini
görür.
Gazeteler adımı andı ya da anmadı sorununu hiç konuşmak istemiyorum.
Bir yazar, gerçek bir yazarsa, ansalar ne olur anmasalar ne olur! Bizim
işimiz dünyayı, insan gönlünü zenginleştirmek değil mi en azından? Çanağında
balın olsun, arısı Bağdattan gelir. Bu söze çok güvenmek gerek. Sen
eserini olgunlaştır, gönlünce yap, arısı Bağdattan gelir. Bundan kuşku
duymamak gerek. Üç bin beş yüz yıllık Homeros’un arısı yüzyılların ötesinden
gelip onu arayıp bulmuyor mu? Ün için çalışsan çabalasan, ünlü olsan
eline ne geçer ki, çanağında balın olmayınca ne fayda ki...
Bunu çok konuştuk. Bu değişimi hiç mi hiç anlamıyorum. Keşke değişim
benim eserlerimi anlamalarından ileri gelse. Ne bileyim ben. Ben bu
değişimi anlamıyorum. Türkiye değişti desek, o da yok. Belki Kültür
Bakanı değişti de biz başka şeyler mi değişti sanıyoruz? Böye bir yanlışlığın
içinde miyiz? Olumlu bir gelişme mi, edebiyata, sanata bir saygı mı,
bilemiyorum. Bu yel böyle eser mi? Adımı anmayan radyolar, televizyonların
coşkusu sürüp gider mi, yel dönüp de tersine eser mi? Vallahi hiç kestiremiyorum.
Umutsuz bir vaka. Her şey bir umutsuzluğu gösteriyor. Böylesine az kültürlü,
böylesine az kitap okuyan bir ülkenin bir yazara sevgisi, coşkusu ne
anlama gelir, bilemiyorum. Çürümeye başlamışken son bir soluk alış mı?
Anlayamıyorum. Bu benim ülkemdeki durumuma, hangi dağda kurt öldü, derler.
— Yaşar Kemal dendi mi “yeni bir roman dili” geliyor akla; bu
dili nasıl yarattınız? Kaynaklarınız?
— Yeni bir yaratım, ister şiir, ister hikaye, ister roman dili
olsun zor. Hele roman dili, bin beter. Neden ki derseniz, bizim roman
geleneğimiz yeni. Bizim kuşaktan önce de belirli bir roman diline ulaşmış
kişi az ya da hiç yok. Kırık dökük bir şeyler ya da. O zaman halkın
konuştuğu dili, sözlü edebiyatını kaynak almaktan başka hiçbir umar
yok.
Anadolunun dili çok zengin bir dil. Büyük de bir sözlü edebiyatı var.
Destanları, türküleri, ağıtları, masalları, tekerlemeleri var. Ben gençliğimde
bir folklor meraklısıydım. Bir destan anlatıcısıydım. Sözlü edebiyatta
bile her kişilik, yani şair, anlatıcı, kendisine başka yeni bir dil
yaratmıştır. Gelenekten kurtulmak ne kadar zorsa da kişilikler bir destan,
bir şiir, bir ağıt dili yaratmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.
Ben bunun geçliğimde tam bilincine vardım diyemezsem de kokusunu aldım
diyebilirim. Veyselle Karacaoğlan, Pir Sultan Abdalla Dadaloğlu kendilerine
has bir şiir dili yaratmışlardı. O geleneksel halk şiirinin kırılmaz
anlatımını, sesini kırmışlardı. Her destan anlatıcısı da bölgesinin
damgasıyla birlikte anlattığı destana, masala, tekerlemeye kendi damgasını
vuruyordu. Sonraları, farkına vardığım bu başkalıklar, kişilikler, anlatımlar
üstünde çalıştım, bilinçlendim. Romana başladığım zaman artık hazırdım.
Gençliğimden de biliyordum. Ustam Güdümen Ahmet, Küçük Memet, Murtaza
gibi anlatamıyordum Köroğlunu. Bende hikaye, başını alıp benim gönlümce
başka yerlere gidiyordu. Öğrendiklerimi tıpı tıpına anlatmak hoşuma
gitmiyor, bana yavan geliyordu boyuna yinelemek. Beni dinleyenler de
benimle birlikte yaratıyorlardı sanki. İnsan hikayeyi anlatırken onların
bakışlarından, kıpırdanışlarından, onayladıklarından, onaylamadıklarından
anlatımına, yaratımına yön veriyordu.
Bir kişi bir romanı yaratırken, önce dili yaratmak zorundaydı. Bu dil
halkın dili olmazdı, destan, masal, şiir dili de olmazdı. Yazılı anlatım
bambaşkaydı. Sözlü anlatımın geleneği, olanakları başka, yazılı anlatımınki
bambaşkaydı. Yazarken bunun farkına vardım. Uzun romanları yazarken
de başka bir şeyin farkına vardım, dilin yapısı romanın biçimini, içeriğini
oluşturuyordu. Buna çok uzak bir olasılıktır diyenler var. Dilin yapısı
nasıl olur da hem biçimi, hem de içeriği belirler? Roman yazarak bu
işin derinine ulaşırsak orada dilin yarattığı biçimleri, içerikleri
de buluruz gibime geliyor. Dilbilimciler işin bu yanıyla da uğraşırlarsa
iyi ederler.
Buradan yola çıkınca, bir yazarın yazdığı her romanın dili aynı olursa
işin içinde bir yanlışlık var demektir. Anlattıklarımız da, anlatım
biçimlerimizi belirler. Böyle olunca da bir yazar anlattığı her romanı
aynı anlatımla yazarsa tatsız bir şey olur. Tatsız bir şey olduğu gibi,
bir düş dünyası, bir mit dünyası, bir roman dünyası da kurulamaz. Ben,
her romanını aynı anlatımla anlatan romancının romancılığına inanamam.
Yeni bir dil yaratılmadan da, yani roman dili, şiir dili, doğru dürüst
bir roman, şiir yaratılamaz. Yeni bir renk, çizgi dili de yaratılmadan
doğru dürüst bir resim yaratılamaz.
— Romanlarınızda hep –gelişmiş haliyle de olsa– aynı dili kullanmıyorsunuz.
Aynı yıl yazdığınız bir romanda başka dil, bir başka roman da başka
dil kullanıyorsunuz. Nedenlerini açıklar mısınız?
— İnce Memede 1947’de başlamış, yarım bırakmıştım. Bu romanı
1953-54’te bitirdim. Aynı yıl da, İnce Memedi bitirdikten bir ay sonra
Tenekeye başladım. Onu da bitirdim. İki romanı arka arkaya okursak,
o romanları ayrı ayrı yazarların yazdığını sanırız. Bilmem, bana öyle
geliyor. Ama bütün romanlarımda bir anlatım bütünlüğü, bir kişilik bütünlüğü
yok mu? Alçakgönüllü görünmeyi hiç sevmem, ama benim kişiliğim, benim
demek hiç hoşuma gitmiyor ya, ne gelir elden, epeyce şart. Bir maymun
için diktiğimiz bir giyiti file giydirebilir miyiz? Her romanın başka
başka koşulları var.
— Çağdaş Türk romancılığında gelenekten yararlanan tek yazar
sizsiniz. Bu konuda neler diyorsunuz?
— Bu sorunu tartışmalıyız. Gelenekten, folklordan yararlanmak
ne demek, bunun üstünde durursak kültürümüze çok faydası olur. Bizde
yazık ki hiç kimse bir sorunun üstünde derinlemesine durmuyor. Gelenekten
yararlanmamış bir yazar, bir müzikçi, bir ressam var mı? James Joyce
bile gelenekten yararlanmış başlıca kişilerden biridir, diye yazıyor
eleştirmenler, büyük bilim adamları. Gelenekten yararlanmayanlar, yararlanmak
istemeyenler, dünyada da Türkiyede de birtakım gariban zıpçıktılar.
Her zaman söylediğim gibi, birçok kişinin de söylediği gibi bilimde
ve sanatta atlamalar yoktur. En son yaratış, zincirin son halkasıdır.
Benim sanatımda ilk akla gelen, geleneğe daha çok yüklenmemdir belki.
Burada haklısınız.
Ben halk içinde yetiştim. Okuryazarlığı öğrenmeseydim, şimdi Anadolunun
bir köyünde, kasabasında destan anlatıyor, türkü söylüyor olurdum. Yolumu
ta çocuklukta çizmiştim. Bu etki doğaldır ki, bir kişinin yaşamından
kolay kolay silinecek bir etki değil. Böylesi etkiler yazarlık yaşamında
çok tehlikelidir. Bir insanı kötüye de götürür. Halkı, halk sanatlarını
özümsemek, onu kaynak bellemek, temel kültür bellemek var, bir de ona
öykünmek var. Bizde yerel kültür özümsenmedi, ona öykünüldü. Osmanlılar
da Batıyı özümseyememiş, işin kolayına kaçıp ona öykünmüşler.
Benim yeryüzünde akrabalarım var: Stendhal, Çehov gibi. Benim epik anlayışım
onlara yakın. Özellikle Stendhal’a. Yereli anlamak, yerel dilden roman
dili yaratmak, çağın gelmişini geçmişini özümsemek, anlamak... Ve yeni
bir sanat biçimine, diline, içeriğine ulaşmak. Bilirsiniz, boyuna söylerim,
herkesin bir Çukurovası vardır. Kafka’nın da, Dostoyevskinin, tekmil
büyük ustaların da... Kimse gökten düşmedi. Yalnız öykünücü o tuhaf
yaratıkların Çukurovaları yoktur. Onları bu yeryüzüne Anka getirmiştir,
nereden getirmişse. Ya da Ankanın küllerinden varolmuşlardır, o çok
değerli yaratıklar.
— Çukurovayı anlattığınız romanlarda 1950’lere kadar geldiniz.
İstanbuldan söz açan Deniz Küstü de artık epey uzaklarda kalan bir İstanbul’dan
söz ediyor. Daha yakın günlerden söz açmamanız –“daha yakın günler”,
ekonomik, sosyal, siyasal büyük dönüşümlerin yaşandığı günler– yaşantınıza,
tanıklığınıza bağlı kalmaktan mı, henüz yaşantınızı, tanıklığınızı dilediğinizce
yazıp bitirememenizden mi kaynaklanıyor, yoksa başka nedenleri var mı?
— Bir tek insanın macerasını anlatırken, onu gökyüzüne yerleştiremeyiz
ki... Bir toprak üstündedir, birtakım ilişkiler içindedir, bir sosyal
düzeni yaşamakta, bir yerel kültürü içermektedir... Daha böylesi ilişkileri
uzatabiliriz. Bir insan, benim için koşulları içindeki insandır. Onun
psikolojisini verirken onun koşullarını göz ardı edemeyiz. Onun koşullarını
yanlış vermek de olmaz. Benim anlattığım Çukurova ellilere kadarki Çukurova
değil ki, daha yakınlara kadar gelmemiz gerek. İstanbul da öyle. Ben
Deniz Küstüyü 1977’de yazdım. O kadar uzak değil. Bugünkü İstanbul elbette
o günkü İstanbul değil. Ben İstanbulun nasıl çürümeye başladığını, yabancılaşıp
yozlaştığını yazmaya çalıştım. Ona göre de bir dil oluştu gibime geliyor
o romanda. Şimdi İstanbulu yazsam daha beter yazarım. İstanbulu da,
Çukurovayı da yeniden yazmaya başlayacağım. Nelerin değiştiğinin epeyce
farkındayım. Benden sonra kimi bilimciler de, az da olsa, Çukurovanın,
İstanbulun üstüne eğildiler. O nostaljicileri bile bir şeyler getirmiş
sayıyorum. Nostaljicilerin ayakları biraz daha İstanbulun kaldırımlarına
basabilse, belki biraz daha yardım edebilirler bilime de, sanata da...
Demem o ki, bundan sonra Çukurovayı da, İstanbulu da yazarken eskisi
gibi değilim. Biraz daha zenginim.
— İnsanoğlunun zorda kalınca mit yaratarak, kurduğu düş dünyasına
sığınarak zor koşullara dayanması üzerinde çok durdunuz. Ama Türkiye
gibi artık “kapalı” ekonomiden kopmuş, pazar ekonomisine açılmış bir
ülkede, sizin bir konuşmanızda belirttiğiniz gibi “çadırlarda bile televizyon
izlenen bir ülkede”, insanların kendilerine düş dünyaları yaratarak
bu dünyalara sığınmaları ne dereceye kadar olanaklı? Ya da artık gerekli
mi? Artık başka çareler düşünemez mi insanlar?
— Her çağın bir mit yaratma biçimi var. Eski Mısırda başka mitler
var. Sümerlerde, Asurlarda, Hıristiyanlarda, Müslümanlarda, kuzeyde,
güneyde mit yaratma biçimleri hep değişiyor. Benim savım şu ki, kıyamete
kadar insanlar mit dünyaları, düş dünyaları yaratarak o dünyalara sığınacaklardır.
Bir karanlıktan gelip başka bir karanlığa karışırken, insanlar ne yapabilirler
dersiniz. Bir de bunca doyumsuzluk varken... Bütün bunlar bitti, diyeceksiniz,
bitti diyelim, yenileri çıkar, onlar da bizim aklımıza hayalimize gelmeyecek
mitler yaratacaklardır. Günümüzün bu karmaşasında bile her gün ne mitler
yaratılıp sığınılıyor. Benim Dağın Öte Yüzü üçlüsünde bir topluluğun
nasıl, niçin mit, düş dünyası yarattığını söylediğim gibi, bireyin de
nasıl mit dünyası yarattığını anlattım. Ah, bir vaktim olsa da bugün
İstanbulda her gün yepyeni mitlerin yaratıldığını anlatabilsem! İnsanlar
çare düşünemez mi, neyin çaresini düşünecekler, durum gittikçe kötüleşiyor.
Korkarım ki, bu gidişle eski mitlere sığınacağız. Atalarımız gibi korku
mitleri yaratacağız. Yel tanrıları, güneş, horoz, boğa, ay, toprak,
toprak ana mitleri yaratıp onlara sığınacağız. Bir de insanoğlu düş
gördükçe insandır. Düş görmeye, düş dünyaları yaratmaya bayılıyoruz.
Mutluluğumuz düş dünyaları yaratmaktır. Aşk dediğimiz ulvi yücelme bir
düş, bir mit değil mi? Kahramanlık da öyle değil mi? Öyle değilse Don
Kişot yüzyıllardır kitaplığımızda ne arıyor?
Ben de kendimi azıcık bir yazar sayıyorsam, insan gerçeğine bilinçli
olaraktan miti, düşü getirdiğimdendir. İnsanlar, sıkıştıkça kendilerine
bir düş, bir mit dünyası yaratıp oraya sığınırlar. İnsan nereden gelip
nereye gittiğini buluncaya, doyumsuzluğunu altedinceye kadar mit ve
düşe sığınma sürecektir. Ondan sonra gene sürecektir. Çünkü insan yaşama
sevincine, tükenip batsa bile, dünyanın güzelliğine doyamıyor ki...
Şu İstanbula bakalım: Öldürülmüş, kirletilmiş, şehirlikten, insanlıktan
çıkarılmış, cehenneme döndürülmüş, soluk alınmaz olmuş, kötülükler,
cinayetler almış başını gitmiş, bütün insanları biribirlerine düşman
gibi bakan, bencil, çökmüş, çürümüş... Bütün bunlara karşın, daha da
bin katı kötülüklere karşın bu şehirde bile yok edilemeyen bir güzellik
kalmış. Yok edemediğimiz, belki yok edip de yeniden yarattığımız, üstüne
bir mit, bir düş dünyası kurduğumuz.
— Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda İnce Memedden söz ederken şöyle
diyorsunuz: “...Demek ki bu dünyada mecbur olan kişiler var.. Dünyamızı
bu başkaldırmaya mecbur kişiler yapmış, yapıyordu. Bu başkaldıran kişiler
insanlığın özüydü. Ve dünyayı onlar değiştirerek bu duruma getirmişlerdi.
Bundan sonra da onlar dünyamızı değiştirerek, geliştirerek, kötülüklere
karşı koya koya ileriye, daha insanca yaşanacak bir dünyaya götüreceklerdi.
Üstelik de, her şeylerini, canlarını yitireceklerini, yenilgiyi bile
bile savaşıma girecekler, bir de bakmışsınız ki, sonunda bunlar yengiye
ulaşmışlar.” Sonra da, dünyanın kurtuluşunu “insanlığın özü” dediğiniz
bir avuç insana bırakmak size de pek inandırıcı gelmemiş olmalı ki,
“Çağımızda, günümüzde çok mecbur insan biliyorum, işi genelleştirirsek
insanlık başkaldırmaya mecburdur,” diyorsunuz. Kötülüğe başkaldırmak
iyi, ama kötülüğe herhalde bu kötülükten zarar görenler başkaldırır,
bu kötülükle beslenenler niçin başkaldırsınlar? Onların çıkarları bu
kötülüğün sürüp gitmesinde... Demek istediğim, “mecbur insan”, romanlarda
iyi; ama dünyamızın daha iyiye doğru değiştirilmesi, galiba, “alelade
insan”ın bu değişimi istemesiyle, bu değişim için savaşmasıyla olacak.
Brecht’in bir sözü vardı: “Ne mutsuzdur o ülke ki, kahramanlara muhtaçtır!”
(Belleğimde kaldığı gibi söylüyorum.) Sorudan çok, eleştiri gibi oldu,
can çıkmayınca huy çıkmıyor; siz ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, ben hiçbir zaman kahramanlara inanmam. Yazdığım
başkaldırı romanlarında da, o kahraman dediklerimizin halkın elindeki
araçlar olduğunu hep vurguladım. Bu araçları halk kendi yaratıyor, kendi
de koruyor, onlarla birlikte de başkaldırıyor, onlarla birlikte yeniliyor,
yeniyor. O mecbur insan tipini, kişiliğini, birtakım sebeplerden ötürü
halk şıp diye buluyor. Ya da uzun aramalardan sonra buluyor. Ama buluyor.
En azından benim roman kişilerim böyle. Siz yazdınız, Yörük kocasının
İnce Memedin içindeki kurdun onu rahat bırakmayacağını söylediğini.
Ben, her insanı yaratıcı saydığım gibi, her insanın içinde de bir başkaldırı
kurdu olduğuna da inanırım. O başkaldırı “mecbur” insanı da yaratır.
Fıkara, Sefil İbrahimin oğlunun yakasını bir eline geçiren halk, yani
köylüler bir daha onun yakasını bırakıyor mu? Fıkaracık çırpınıyor,
çırpınıyor, bin ağa öldürse beş bininin geleceği bilinci var ya, ne
yapsın, yakasını köylülerin elinden bir türlü kurtaramıyor ki...
— Uzun süredir doğa-insan ilişkilerinden söz ediyorsunuz. Bir
de Savrun Çayının gözesine, gençliğinizde haftada iki kere Çukurovadan
inip çıkmanız var. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyorda da uzun uzun yazdınız.
Doğanın her öğesinin ayrı bir kimliği var diyebilir miyiz, ayrı bir
kişiliği, her otun, her çiçeğin bir kendine özgülüğü var diyebilir miyiz?
Ne diyorsunuz, kafanızı bu işe bu kadar taktığınıza göre?
— O kadar çok konuştum ki doğanın bu yanı üstüne, fazla uzatmayacağım.
Savrun suyuyla maceramı belki otuz yıldır söylüyorum, yazıyorum. Doğanın
en küçük parçasının bile bir kimliği, bir kişiliği var. Kişiliği derken,
bir ad bulamadığım için böylesine bocalıyorum. Bir gün insanlar, bilim
adamları, yazarlar bunun da adını koyacaklar, iş gündeme gelmiş gibi.
Yıllarca ben Savrun Çayı kıyılarında dağlara yürürken, doğayla iç içe
yaşadım. Pirinç tarlalarında yıllarca su kontrolörlüğü yaptım da...
Ben su bekçiliği diyorum. Onlar o zamanlar kontrolörlük diyorlardı.
Her neyse. İşte o zamanlar yavaş yavaş, bir daldaki bir çiçeğin öbürüne
benzemediğini, bir çimenlikte hiçbir yaprağın, bir köredeki hiçbir karıncanın,
bir pınarın, Toroslardan ovaya inen Savrun Çayı gibi birçok çayın hiçbirinin
biribirine benzemediğini gözlemledim. Bunların hepsini de Savrun Çayından
öğrendim. Sonra düşüncelerimi geliştirdim. Birkaç gün önce de UNESCO’nun
Courier dergisinde astrofizikçi Hubert Reeves’le yapılmış bir konuşmayı
okurken aşağıdaki satırlar gözüme çarptı. Çok sevinmedim dersem yalan
olur. Bu konuşmadan uzun bir parça alacağım için okuyucularımız kusura
bakmasınlar.
“Basit bir örnek ele alalım. Bugün yeryüzünde beş milyar insan yaşamakta
ve bunların hepsi için de aynı fizik yasaları geçerli olmasına karşın,
her biri biribirinden farklılıklar gösterir. Tümünün özgün kişilik,
tarih ve çizgilerinin farklılığı doğa yasalarının ne kadar sınırlayıcı
olursa olsun, belirli ölçülerde ‘oyun’ alanı, kısaca özgürlük bıraktığını
açıkça gösterir. Diğer bir örnek de kar kristalleridir. Bu taneciklere
mikroskop altında bakarsak, onların hepsinin altı uçlu olduğunu görürüz.
İşte bu bir yasadır. Eğer altı uçları yoksa onlar kar kristalleri değildirler.
Ancak onlara daha yakından bakarsak onların altı uçlu olmalarına karşın,
biribirlerinden farklılık gösterdiğini saptarız. Bu konuda harika kitaplar
yayınlanmıştır. Bu kitaplarda, biribirinin bu kadar aynı olan kar kristallerinin
ne sonsuz değişik örnekler oluşturduğu gözlemlenir. İnsanlar söz konusu
olduğunda da durum gene kar kristalleri ya da kelebeklerdeki durumun
aynıdır. Doğa iki işle aynı anda uğraşmaktadır. Bir yanda işleri organize
edip yasalar koyarak düzeni sağlar, öte yanda düzenin sıkıcı tekdüzeliğini
kırarak, belirsizliğe ve deterministik olmayan olgulara, yeni sapmalara
olanak tanır.”
Beni doğaya, ayrıntılarına götüren Savrun suyudur. Büyük bilim adamlarının
da derdi başka. Öyleyse son soluğuna kadar doğayı, insanları, ilişkileri
son soluğuna kadar, mümkünse, yaşayabilmek, zenginleşmek dünyayla, evrenle.
Doğa maceramı zenginleştirerek, benzemezliklerin gizine varmak...
Gençliğimde doğada biribirine benzer iki öğe arıyor, bir türlü bulamıyordum.
Meğer o altıgen kar tanecikleri bile biribirlerine hiç benzemiyorlarmış.
Doğa çok çok zengin. Yazarlar da doğaya yardım etmeli, doğayla birlikte
insanları zenginleştirmeli.
— Biraz da politika konuşalım. Şu anda sosyalizm üstüne ne düşünüyorsunuz?
— Gençliğimden bu yana ne düşünüyorsam, şimdi de aynını düşünüyorum.
Yani şunu demek istemiyorum, gençliğimden bu yana aynı yerdeyim, demiyorum.
Bilimsel sosyalizm düşüncesini, dünyayı, doğayı, insan ilişkilerini
öğrendikçe, daha çok doğayla, insanla, kitapla zenginleştikçe daha iyi
anlıyorum ve insanoğlunun başka bir umarı olmadığına daha çok inanıyorum.
Siz bir yerde şöyle bir şey yazmıştınız, sosyalizm düşüncesi insan soyunun
yarattığı en kutsal düşüncedir, demiştiniz. Ben de bir yerlerde buna
benzer bir şeyler söylemiştim. İnsan soyunda bilimsel inanç elbette
en sağlıklı inançtır.
— Sovyetler Birliğinin çöküşü üstüne ne diyorsunuz?
— Biliyorsunuz, benim tavrım her zaman açıktı. Sovyetler Birliği
üstüne düşündüklerimi 1965’ten sonra her zaman yazdım söyledim. 1971’de
Abdi İpekçinin benimle yaptığı konuşma epeyce kapsamlı bir konuşmadır.
Sovyetler Birliği hakkındaki düşüncelerim açık ve seçiktir. Sovyetler
Birliği çöktüğünde, hemen o anda Sovyet düşmanı kesilip sosyalizmin
yanlışlığını hemen o anda anlayan kişilerden değilim. Türkiye İşçi Partisinde
sekiz yıl çalıştım. Yöneticilerden de biriydim. İşçi Partisinin, İşçi
Partisi lideri Mehmet Ali Aybarın Sovyetlere karşı tavrı bellidir.
Size bir şey söyleyeyim mi, Sovyetler Birliğinin çökmesi, sosyalizmin
de çökmesi değil, tam tersine dünya sosyalizminin zaferidir. Bunun böyle
olduğunu da, bütün sosyalizm çöktü, bitti yaygaralarına karşın, insanoğlu
çok yakında görecektir. İnsanın içindeki eşitlik, adalet, özgürlük duygusu
var oldukça sosyalizm savaşımını zafere kadar insanoğlu sürdürecektir.
Sovyetler Birliği dünya sosyalizminin kamburuydu. Bunu yakında herkes
öğrenecek.