ana sayfa ana sayfa ana sayfa
Çocukluk: Yitik Cennet

Nedim Gürsel

“Çocukların benim zayıf yanım olduğunu söylemeliyim, çocukların yapıtlarımda birinci sırayı tutması böyle açıklanabilir kuşkusuz. Evet onları çok seviyorum çünkü doğa karşısındaki davranışları hep duygusaldır. Onların sonsuz bir sevgi, neşe yeteneği vardır, ama bir o kadar da korkuları.”1
Dünya yazınında çocukluk sık yinelenen bir izlektir. Batı’da on sekizinci yüzyılda birey kavramının ortaya çıkışı ve kendini anlatmaya yönelik bir anlatım biçiminin yazınsal biçim olarak belirmesiyle, özellikle geçmişe yönelik bir bakış ayrıcalık kazanmış olmakla birlikte, Doğu’da özellikle halk masalı ya da destan gibi geleneksel anlatılarda çocukların önemli bir yeri olagelmiştir. Ancak bildiğim kadarıyla çok az yazar çocukluk dünyasını içkin değeriyle, yani düş ve düşgücü açısından özgül bir varoluş biçimiyle yapıtının merkezine yerleştirmiştir. İşte Yaşar Kemal bu yazarlardandır. Eğitsel açıdan değil, onları bir yazgıyı üstlenebilecek yetenekte birer roman kahramanı yapmak için ilgi duyar çocuklara. Yapıtının büyük bir bölümü acı ve sevinçleriyle çocukluğa bir övgü olarak okunabilir. Bu yazıda yazarın bazı yapıtlarını, tanımı biraz belirsiz de olsa, bu izlek açısından ele almaya çalışacağım. Çocukluk herhangi bir yaşam kesiti, doğumdan ergenliğe zorunlu bir geçiş değildir yalnızca; aynı zamanda (ve özellikle) insanın, kendinin ve dünyanın bilincine vardığı güç bir dönemdir.
Yaşar Kemal’in her kitabında kişiler arasında en azından bir çocuk bulunsa da bazı romanları tümüyle çocuklara yöneliktir, örneğin özyaşamöyküsel bir çevrim olan ve okuru iki kardeş arasında geçen cinayet ve intikamların anlatıldığı kanlı öyküyle karşı karşıya getiren “Kimsecik” ya da kahramanı hep düş kuran bir çocuk olan Al Gözlem Seyreyle Salih ya da çocuk suçları konusunda bir dizi röportaj olan Allah’ın Askerleri.

Özyaşamöyküsel Çevrim
Kimsecik üç ciltten oluşur: Yağmurcuk Kuşu, Kale Kapısı ve Kanın Sesi. Yazar “Yaşar Kemal’in bunca beklenen özyaşamöyküsü” diye sunulan bu romanı yazmak için on iki yılını vermiştir. Daha önceden de “Dağın Öteki Yüzü” adlı roman üçlemesinin önsözüne “Bu benim tanıklığımdır, hatta kendi yaşamımın romanlaştırılmış olaylarıdır” diye yazmıştır. Ancak Kimsecik’le ilgili söylediklerinde bu düşüncesi ince ayırtılar taşır: “Aslında bir özyaşamöyküsü değil, kendi ailemin bir saga’sını yazdım. Bu roman ailemin serüvenini anlatır” der.2 Yine de biz bu “serüven”i bir özyaşamöyküsü ve başkişi Mustafa’nın öyküsünü yazarın öyküsü olarak mı görmeliyiz? Yaşar Kemal’in çok sayıdaki söyleşilerinde söylediklerine ve Kimsecik’in üç cildiyle ilgili yayımlanan yazılara başvurmakla yetinirsek yanıt olumlu olacaktır. Ama yapıtla ilgili daha kesin bir yaklaşım, bir yaşamın romanı ya da Yaşar Kemal’in çoğu romanının geçtiği Çukurova’da (Antik Kilikya) yaşanmış bir çocukluğun romanı olarak okunan şu bin beş yüz sayfa içinde özyaşamöyküsünün göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılıyor.
Philippe Lejeune’e göre özyaşamöyküsü “Bir kişinin kendi yaşamıyla ilgili, bireysel yaşamının, özellikle de kişiliğinin öyküsünün öncelik kazandığı, geçmişe ilişkin bir düzyazı anlatıdır.”3 Bu tanım dile (düzyazı anlatı), ele alınan konuya (bireysel yaşam), yazarın konumuna (adı gerçek bir kişiye gönderir) ve anlatıcının durumuna (anlatıcıyla başkişinin aynı olma durumu) ilişkin öğeleri kapsar. Yaşar Kemal’in yazdığı metinler özyaşamöyküsünü özgül bir tür yapan bu kategorilerin ancak bir bölümüne uymaktadır. Kuşkusuz Kimsecik bir yaşamın öyküsü olan bir düzyazı anlatıdır, ancak olayı ve kişileriyle, görünüşte yazarın ve başkişinin farklı olduğu bir romana yaklaşır daha çok. Görünüşte diyorum, çünkü Mustafa’nın anlatısıyla Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da kendi yaşamını anlatmasını karşılaştırırsak, benzerliği, hatta iki anlatının aynı olduğunu hemen ayrımsarız. Özyaşamöyküsü her şeyden önce, yazar (adı ve sanıyla yapıtın kapağında nasıl yer almışsa öyle), anlatının anlatıcısı ve başkişisi arasında bir özdeşleşme gerektirdiğinden, yazarın gerçek yaşamına sıkça gönderen olayları anlatmasına karşın Kimsecik’i bir özyaşamöyküsü olarak niteleyemeyiz, çünkü anlatı üçüncü tekil kişi ağzından anlatılır ve başkişinin adı Mustafa’dır. Üstelik anlatıcının bakış açısı asla yazarınkiyle özdeş değildir: şöyle de diyebiliriz, yazar anlatma ediminde doğrudan yer almaz. Burada Lejeune’ün “özyaşamöyküsel sözleşme”, yani “son aşamada kitabın kapağında yer alan yazara gönderen ve metinde anlatıcıyla başkişinin aynı olmasının kesinlemesi”4 yoktur bu romanda. Yine de özyaşamöyküsünün, tanımı gereği, gerçek anlamdaki bir kurmacadan daha doğru olması anlamına gelmez bu, çünkü okur açısından önemli olan içtenlik değil, okurla yazar arasında oluşan sözleşmedir. Yazarla başkişi arasında özdeşlik açıkça dile getirilmemişse, (Kimsecik’te olduğu gibi) yazar istese de istemese de, okur benzerlikler kurmaya çalışacaktır; özdeşlik açıksa (gerçek bir özyaşamöyküsünde olduğu gibi) okur ayrımları bulmaya çalışacaktır. Biz de bu incelemede Kimsecik’te anlatılan olaylarla Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anlattığı gerçek olaylar arasındaki benzerlikleri bulmaya çalışacağız.

Özyaşamöyküsel Uzam
Yazar bir özdeşleşimi yadsısa ya da en azından anmasa bile, yazarla kişi arasında bir özdeşliğin bulunduğunu benzerlikler aracılığıyla hissetmeye başladığımızda, sanıyorum “özyaşamöyküsel roman”dan söz edebiliriz. Kimsecik’te işte böyle bir durum vardır: Mustafa’yla Yaşar Kemal bir elmanın iki yarısı gibi birbirine benzerler, oysa yazar, kahramanı için bir yaşam, bir roman kişisi yaşamı yaratmak zorunda kalmıştır. Yine de yazarla kahramanının yaşamının tek bir yaşam oluşturacak biçimde birbirine karışmasını engellemez bu yaklaşım. İkinci yaşam birkaç ayrıntı dışında birincisinin sadık bir kopyasıdır. Bununla birlikte kurmaca olmayan bir başka metne, konuşanın Kimsecik’in Yaşar Kemal adındaki yazarıyla özdeşleştiği bir söyleşiye başvuracağız. Çünkü tanımı gereği kurmaca olan roman fazla güvenilir değildir. Ama söyleşi de öyle değil mi? Philippe Lejeune’e bakarsak “Bir söyleşide yapıtı ve yaşamı üzerine saatlerce konuşmayı ve sözlerinin kitap halinde yayımlanmasını kabul eden yazar bir ölçüde sorumluluk üstlenir: çekirdek halinde ve sınırlı bile olsa okur kitlesine karşı bir tür özyaşamöyküsel sözleşmedir bu da.”5
Yaşar Kemal, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da yaşamını gözler önüne serer, karanlık ve aydınlık yanlarıyla uzun uzun çocukluğundan söz eder. Ama metne egemen olan ve baştan sona kendini duyuran büyük insan sesidir. Çocukluk yalnızca büyük insanın belleğinden yansır, çocuk kendini olduğu gibi anlatamadığından böyle bir şey de doğaldır. Oysa romanda yazar çocuğu yeniden seslendirir, romanın anlatılışında bir rol vererek onu doğrudan konuşturur. Böylece bir yanda “roman sözleşmesi” öte yandan da “özyaşamöyküsel sözleşme” vardır karşımızda: birbirini tümleyen bu iki kavram bizim, Yaşar Kemal’in Kimsecik’iyle Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’unu karşılaştırmamızı ve incelememizi sağlayacaktır. Ancak bu metinlerarası yaklaşımla ilgili son söz olarak çözümleme alanımıza bir başka kavramı daha katmamız gerektiğini belirtelim: Aragon’un “doğru-yalan” dediği şu pek ünlü adlandırmasına dayanan “özyaşamöyküsel uzam” kavramını.
“Gerçeklik kaygısı ne denli büyük olsa da, anılar asla tümüyle içten olmaz: her şey her zaman söylendiğinden daha karmaşıktır. Belki de, romanda gerçekliğe daha çok yaklaşılır”6 der André Gide. Böylece yazar, özyaşamöyküsü de dahil olmak üzere yapıtın tümünü kapsayan özyaşamöyküsel uzamdan söz eder, çünkü Si le grain ne meurt’ün yazarına göre kurmaca bu biçimiyle “kişisel” gerçekliğe daha yakınlaşır. “Roman biçimi insan gerçekliğini kavramaya, psikolojik çözümleme yapma isteğine karşın yüzeyde kalan özyaşamöyküsüne oranla daha elverişlidir”7 derken Yaşar Kemal de bu düşünceyi dile getirir. Yaşar Kemal’in iki yapıtından hangisinin daha gerçek olduğunu öğrenmeye çalışmak yerine –özyaşamöyküsünde karmaşıklık, romanda da doğruluk eksik olduğundan ne biri ne de öteki daha gerçektir– bunları “özyaşamöyküsel uzam” diye adlandırabileceğimiz bir uzamdan daha geniş bir uzama yerleştirmek gerekir. İşte bundan böyle Kimsecik’le Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’u ilişkilendirmek, özellikle de yazarın romanın başkişisine yansıma derecelerini görmek açısından her ikisini de bu uzam içinde değerlendirmek gerekir.

Yağmurcuk Kuşu
“Çocukluğumun krallığı!” Zamana hep sadık kalmış Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’undaki ilk tümce budur, bu yapıtta Yaşar Kemal, hayvan ve bitki örtüsüyle, dağları, köyleri, tarım işçileri, çiftlikleri, bereketli pamuk tarlaları ve üç yüzyıllık tarihiyle yaşamı boyunca kendisini etkilemiş olan Çukurova ve bu yörenin duygusal coğrafyasını anlatarak söze başlar. Sonra Birinci Dünya Savaşı’nda göç etmek zorunda kalan Kürt kökenli baba tarafından ailesini ve dayısı Mahiro’dan başlayarak tüm erkekleri kanuna karşı gelmiş kişiler olan anne tarafını anlatır. “Çocukluğumda beni özellikle etkileyen annemin amcasının yaşadığı maceradır. Kimi romanlarımda izleri bulunur”8 der. Onu dinlerken, dört ciltte anlatılan yüce gönüllü eşkıya İnce Memed’in serüvenleri ya da Yağmurcuk Kuşu’nda İnce Memed gibi başkaldırıp baskıcı Memidik Ağa’yı öldüren ve dağa çıkan Zalimoğlu geliverir akla.
Yaşar Kemal 1923’te, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu sırada Anavarza kayalıklarının eteğinde, Hemite köyünde doğmuştur. Türkiye için önemli bir tarih olan 1923, Cumhuriyetle aynı yaşta olan Yaşar Kemal için de önemlidir, kendisi cumhuriyetin azınlıklara karşı, özellikle de Kürtlere karşı özümleme siyasasını sorgulamaktadır. Ancak bu, kahramanına Cumhuriyetinin kurucusunun adını vermesini engellemez: “Çocuğa törenle kurtarıcı Cumhurbaşkanının adı kondu. Mustafa.”9 Şunları da söyler: “Sizin sandığınız gibi ben Kürt toprağında doğmadım. Babam, anam Doğu Anadoludan, 1915’te Rus ordusu Vanı işgal edince, oradan bir buçuk yılda Çukurova’ya gelerek bu köye yerleşmişler.”10 Yağmurcuk Kuşu’nun birçok bölümü bu göçü anlatır. Yaşar Kemal Güney’e kaçışı, savaşın etkisiyle yerle bir olmuş Orta Anadolu yollarında karşılaştıkları sefalet ve açlığı ve babası İsmail Ağa’nın ailesinin bir bölümünü yerleştirmeye karar verdiği Çukurova’ya inişlerini anlatır. Güç koşullara ve Ermenilerin terk ettiği bir çiftliğe el koyma düşüncesine İsmail Ağa’nın karşı çıkmasına karşın, yine göç etmiş bir Kürt aşiretinin başındaki kişinin yardımıyla Yaşar Kemal’in ailesi burada mal mülk sahibi olmayı başarır. Romanda babasının bir portresini çizdikten sonra şöyle der: “Babam çok uzun boylu bir adamdı. Belki bir doksan boyunda. Geniş omuzlu... Onu öyle anımsıyorum.”11 “İsmail Ağa güçlü bir adamdır, öylesine yakışıklıdır ki insan bıkmadan yüz yıl onu seyredebilir.” Kahramanın bebekliğinde beşiğinin başında Kürtçe ağıtlar mırıldanan da odur. Başka yerlerden kopup gelmiş bu türküler kuşkusuz Çukurova bölgesinde söylenenlerden çok farklıydı. Ama, babasını çok az tanımış olan yazar, İsmail Ağa’nın ölümünden sonra annesiyle evlenen amcasının özelliklerini babasına yakıştırmaktadır sanki. Tuhaf biçimde, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da İsmail Ağa adıyla anılan, gerçek babası değil, amcasıdır.
Kuşkusuz Yaşar Kemal’in yaşamını en çok etkileyen, çocukluğunun trajik olayı, babasının ölümü ve annesinin oğlunda intikam isteği uyandırmaya çalışmasıdır. “Ben dört buçuk yaşındayken, babam camide namaz kılarken onu, Vandan gelirken ölümden kurtarıp besleyip büyüttüğü Yusuf adındaki oğulluğu yüreğinden bıçakladı (...) Ben babamın camide, o, namaz kılarken yanındaydım, hançerlendiği akşamdan sonra, sabaha kadar yüreğim yanıyor diye ağladım. Ardından da kekeme oldum ve on iki yaşıma kadar zor konuştum”.12 İsmail Ağa’nın evlatlığı Salman onu Kimsecik’in birinci cildinin sonunda öldürür ve Mustafa ikinci cildin başında “yüreğim yanıyor” sözünü yineler durur. “Çocuğun başı döner gibi oldu, kusacağı geldi, ‘yüreğim yanıyor’, dedi usulca ve babasının ölüsü yanına, sivri kayanın üstüne sağıldı, oraya büzülüp bir topacık kaldı, gözlerini de babasının kıpırtısız yüzüne dikti.”13
Gerçekten de özyaşamöyküsel roman Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anlatılan çocukluğu çok yakından izlemektedir. Göçten Çukurova’ya gelişe, yolda bulunan ölmek üzere çocuğun evlat edinilmesinden, bu çocuğun babalığını öldürmesine kadar Yaşar Kemal’in Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da açıkladığı özyaşamöyküsel öğeler romanda anlatılan olaylara tam anlamıyla uymaktadır. Ancak babanın öldürülmesine karşın mutlu bir çocukluktan başlayarak, yaşamın ana çizgileri bir romanı açıklamak için yeterli olacak mıdır? Sanmıyorum. Anekdot nitelikli olandan anlatısal olana, gerçek olandan düşsel olana geçiş roman anlatısının en önemli bileşenlerinden olan yazı düzleminde gerçekleşmektedir burada. Böylece ben de, özyaşamöyküsel uzamı oluşturan iki metin arasındaki benzerliklerin izini sürmeyi bir süre için bırakıp romana ve kurmacanın içine zor sızılan yapısına bakmaya çalışacağım. Örneğin olduğu gibi yazıya aktarılmış Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’daki gibi, sözlü dilin saydam niteliği, yaşantıların yazıya, olayların da anlatı örgüsüne dönüştüğü yazınsal metnin anlaşılmasında hatta değerlendirilmesinde bir engel oluşturabilir bazen.

Çocuklukların Krallığı
Yağmurcuk Kuşu birçok çocukluğun öyküsüdür, öncelikle başkişiler Mustafa ve Salman’ın, sonra da Mustafa’nın tüm arkadaşlarının. Neşeli ama saplantılı bir korkunun avucundaki tüm bu çocukluklar Türkiye’nin Güneydoğu’sunda küçük bir köyde yaşanır. Korkunç ve kurnaz toprak sahibi Memik Ağa’nın çiftliğinde tarım işçisi olan yoksul köylüler Halil ve Şahin’in öyküsü ya da İsmail Ağa ve ailesinin saga’sı gibi araya ana olay örgüsüne eklemlenen anlatılar dışında roman görünüşte nedensiz ya da tek bir nedene indirgenmeyecek denli karmaşık bir baba katlini anlatmaktadır. Salman’ın İsmail Ağa’yı öldürme nedenini asla öğrenemeyeceğiz. Kıskançlık onu cinayete itmiş olabilir mi? Kendisi bulunmuş bir çocukken, kendisini evlat edinen ana-babasına bunca bağlıyken, İsmail’le Zero’nun meşru çocuğu Mustafa dünyaya gelir ve bu doğumu kabullenmek Salman için güçtür, bu yüzden mi? Yoksa İsmail Ağa onun köylülere saldırganca davranışı yüzünden silahını elinden aldıktan sonra onu cezalandırmak için evden kovunca yaşadığı aşağılanma duygusundan mı? Bu cinayeti ergenliğin son döneminde, İsmail Ağa’ya olan umutsuz tutkusu yüzünden kapıldığı intikam duygusuyla, onu cinsellikle tanıştıran fettan kadın Emine’nin etkisiyle mi işler? Yoksa çocukluğunda aşiretler arasında geçen bir savaşın korkunçluğu mu onu şiddete sürükler? Belki de artık koruması olduğu babalığının onunla ilgili gizi açıklamaması için ya da onun yaşamını kurtaran bu adama karşı suçluluk duygusu yüzünden öldürmüştür onu? Babasını bir Tanrı gibi sevecek kadar ona taptığından, bu bir tutku cinayeti midir? Evet onu öyle çok sever ki başkasından önce kendi elleriyle onu öldürür çünkü İsmail Ağa’nın çok düşmanı vardır. “Öldürdüm, dedi. Ben öldürmesem onu zaten öldüreceklerdi. Herkes, herkes onu öldürüyordu”.14 Bu sorular daha da çoğaltılabilir ancak kesin bir yanıt bulmak olanaksızdır çünkü yazar bunlardan birinin değil tümünün yanıt olmasını ister. Gerçekte Yaşar Kemal insanoğlunun psikolojisini tüm derinliğiyle göstermek ister. Bunun için de bir kişi yaratır, yazar Karamazov Kardeşler’i birçok kez okumuş olmakla birlikte etkisi altında kalmadığını açıklasa da bence Dostoyevski tarzı bir kişidir bu.15 Salman ve Mustafa aslında tek bir gerçekliğin iki yüzüdür: kötülüğün ve iyiliğin avucuna düşmüş insanın. Romanın başında gerçek bir cennet gibi betimlenen çocukların evreni belki de yazarın bizi inandırmak istediği kadar düşsel güzellikte değildir. Bu, tüm biçimleriyle sadizmin var olduğu bir evrendir. “Salman Mustafa’yı tutsak kılmıştı. O ne isterse Mustafa çıt çıkarmadan yapıyordu. Onun ses çıkarmadığını anlayan Salman da, el altından ona işkence yapıyordu, çocuğun çekirgeden, sümüklüböcekten, kurbağadan iğrendiğini biliyor, kabuklarını teker teker kırdığı sümüklüböcekleri, başlarını, kanatlarını kopardıklarını, birer el büyüklüğündeki çekirgeleri, sivrilttiği kamış çöplerine geçirdiği yeşil kurbağaları çocuğun önüne yığıyordu. Mustafa önünde paramparça olmuş sümüklüböcek, çöplere geçmiş, gözleri daha da pörtlemiş, soluklanan kurbağa, üst üste cansız çekirge yığınlarını görünce tir tir titreyerek gözlerini kapatıyor, Salmansa bağırarak çağırarak, bir yabanıl oyunda çocuğun yöresinde dönerek oynuyordu. Sonra kocaman bir ateş yakıyor, çekirge, sümüklüböcek yığınlarını, ince kamış parçalarına geçirilmiş, bacakları oynayan, boğazları şişip inen kurbağaları içine atıyor, ocaktan dağılan içbayıltıcı koku dolduruyordu kayalıkları. Sonra günlerce çalışıp bir çakır yılan yakalıyor, getiriyor çocuğa, “tut bunu,” diye uzatıyor, Mustafa gene gözlerini yumuyor, Salman onun elini alıp soğuk yılanın üstüne koyuyor, Mustafa, kızgın demire değmiş gibi elini hızla geri çekiyordu.”16
Bazen de sadizm birbirinden nefret eden bu iki kardeşi birbirine yakınlaştırır, neredeyse onları suç ortağı yapar:
“Bundan sonra gene ağaçlara çıktılar, kayalara tırmandılar, yılanlar tuttular, kurbağaları karınlarından gene diri diri uzun kamışlara geçirdiler, kırlangıç yuvalarını bozup yavruların başlarını kopardılar, bostanlardan karpuz hırsızladılar... Bütün bunlara Mustafa gittikçe alışıyordu.”17
Salmanın sadizm eğilimi Mustafa’nın doğumuyla hissettiği dışlanma duygusundan ileri gelir, sonra bu duygu bir intikam arzusuna dönüşecek ancak hemen bastırılacaktır. Epey sonra, babasıyla oyun oynamakta olan Mustafa’nın mutluluğunu gölgelemek amacıyla bir kekliğin boynunu kopardığında bu arzu bir daha onu terk etmemecesine yeniden canlanacaktır. İsmail Ağa’nın dikkatini çekmek, öteki çocuğa, gerçek oğula kötü davransa da her zaman babasının sevgisine layık olduğunu kanıtlamak için her şeyi yapacaktır. Tüm çocukluğu boyunca tek var olma nedeni sahip olduğunu sandığı babasının varlığıdır, ancak Mustafa’nın doğumu onu bu düşten çekip alacaktır. Salman’ın duygu evreni bu yeni durumla yıkılacaktır, hayvanları öldürse de, kartallara ya da daha sonradan yapacağı gibi evlerin damlarına ateş etse bile Salman bu durumun üstesinden gelemeyecektir. Yalnız kalmayı isteyecektir, kendisine düşman olmuş insanlarla iletişim kurmaktan kaçacak, sonunda da babasını seven kadınla yatacaktır.
Salman’ın serüveniyle yazar bizi doğrudan doğruya, anneye duyulan arzunun ölüm arzusunun yerine geçtiği bir Oidipus evrenine sokar. Salman babayı öldürmekle intihar etmek arasında bir an bile duraksamaz. Babasını öldürür çünkü o kişilerin iplerini elinde tutandır, herşeyi bilen yazar kahramanlarının intiharına karşıdır.18 Böylece yazara göre Salman “caninin, kurbanınkinden de beter olan büyük trajedisini yaşar”.19
Yağmurcuk Kuşu’nun en ilginç yanlarından biri de kırsal bölgede çocuk cinselliğinin uyanışıdır kuşkusuz. Yaşar Kemal köylü çocuklarda doğal yoldan hayvanlarla ilişkiye yönelen cinsel uyanışı en ince ayrıntılarıyla anlatma –ifşa değil, böyle bir amacı yoktur yazarın– cesaretini gösterir. Salman’ın ilk cinsel deneyimleri köylülerin dediğine göre âşık olduğu kısrakla gerçekleşir. Yazar seyise “Sen bizim ahırı yol eyledin, bir işin mi vardı, yoksa burada bir sürmeli gözlüye karasevda mı bağladın?” ya da bir köylüye “Bu yaşa gelmiş bir delikanlı da evlendirilmezse, o da varır bir al taya sevda bağlar”20 dedirterek kara mizahı da elden bırakmaz. Mustafa ilkin “şaha kalkmış, kişnemiş, tepinmiş, zapt olunmaz olmuş”21 bir atla çiftleşmesini izlediği kısrakla kardeşinin birleşmesini dikizler. Ancak onu dikizlerken de neredeyse ahlaksız bir keyif duyar: “Al tay sağrısını usul usul Salmanın kasığına dayıyor, sonra da bir hoş, hüzünlü başını çevirip arkasındaki adama uzunca bakıyordu, gözlerini dikip, öyle insan gibi, sessiz, anlayışlı.”22 Yine ilk kez bir erkeklik organının dikleşmesini görür. Birleşme sahnesi karabasan gibi sık sık düşlerine karışır:
“Mustafa uykusundan çığlık çığlığa uyanıyordu. Salman tayın sırtında, al tay kaleden dağın doruğuna, oradan Anavarzaya uçarken Salman iniyor, al tayın sağrısına yapışıyor, bacakları havada sallanarak, taya yapışmış titreyerek, taya girerek, tay hoşlanarak gidiyorlardı. Çıngırdaklı, boynuzlu yılanların arasına giriyorlardı, kıvıl kıvıl kaynaşıyordu yılanlar... Dilleri kırmızı, uzun, kayaların arasında... Yılanlar al tayla birlikte, yan yana gökte uçuşuyorlardı, uzun, kıvrılarak, kıpkırmızı, yalım kırmızısına kesmiş, havada birbirlerine dolanarak... Salman al tayın sağrısında, al tay bacaklarını germiş, kendinden geçmiş, sağrısı kırışarak... Salman birden hayasını taydan çıkarıp, kocaman, Salmanın hayası bir at hayası kadar kocaman olmuş, al tay kederli, şaşkın gözlerle dönüp dönüp gökte uçarken Salmanın hayasına bakıyor, birden geriye dönüp bakarken Salmanın hayasını ısırıp koparıyor, kan yağıyor gökten köyün üstüne, bütün köylü dışarı çıkmış, gökten, Salmanın hayasından yağan kan yağmuruna bakıyorlar, başları gökte... Üstlerine Salmanın al tayın ağzındaki koparılmış kapkara hayasından yağan kandan insanlar tepeden tırnağa kana batıp çıkıyorlar. Evler, cami, mor kayalıkla dağ, keskin doruğun ucundaki ak kale, akan ırmak hep kıpkırmızı kana kesiyor”.23
Bu sahnenin iğdiş etme simgesine, hayvanla cinsel ilişki alanına kayan bu “ilk sahne”ye karşın Mustafa çok fazla sarsılmış gibi değildir; çünkü ergenlikte birçok çocuğun bu deneyimi geçidiğine inanır. Kaldı ki bu köy çocuklarının konuşmalarında geçen sıradan bir konudur. Yazarın gözünde bu cinsel sapıklıktan çok bir ilk deneyimdir. Çünkü köylerde büyüyen çocuklar kentli çocuklardan farklı değildir. Belki oyunları ve davranışları tümüyle aynı değildir, ancak düşünce biçimleri aynıdır. Çoğunlukla iyi anlaşırlar, birlikte oynarlar dans ederler. Ama bazen de çok sert biçimde kavga ederler:
“Memet ve Mustafa arıları elinden alıp öyle iplikleriyle bıraktıktan sonradır ki Nuri’yi dövmeye başladılar. Sonra Poyrazla, Âşık Aliyle, Tırtıl Yusufla, daha bir sürü çocukla kapıştılar... Bir anda köyün çocukları ikiye ayrılmışlar, dövüşerek köyün dışına çıkmışlar, Gökburunu geçip, ırmağın kıyısında dehşet bir taş savaşına koyulmuşlardı”.24
Romanın en güzel parçalarından biri de Mustafa’nın yağmurcuk kuşu adlı kuşun karşısında duyduğu coşkuyu anlatan parçadır. Yaşar Kemal’in romanlarında kuşlar çoğunlukla zararlı hayvanlar olarak nitelenir. Ama burada, çocuğun bakış açısıyla, kuşlar neredeyse büyülü bir niteliğe bürünür. Yazar yetkin bir kuşbilimci gibi, belki de yalnızca roman kişisinin hayalinde var olan bir kuşla çocuk arasında bir ilinti kurar:
“Yağmurcuklar uçtuklarında sular, çakıl taşları gün ışığı bir mavide ipince dağılarak, çoğalarak aydınlanır. Hiçbir çocuk yüreği hoplamadan yağmurcuğun som mavisine, kadife gözlerinin ürkek ılıklığına ürpermeden dokunamaz, bakamaz. Bir yağmurcuğu yakalayan çocuğun kıvançlı dünyası mavilenir. Ilık bir mavi gelir yumuşacık dünyasına oturur. Başında püren kokulu mavi yeller eser. Mavi kelebek bulutları akar aydınlığın içinden bir uçtan bir uca. Uykuları, düşleri mavileşir. Gün som mavi doğar, ışıklar mavi vurur dağların sırtına, suların dibine... Balıklar mavi mavi ipileyerek kaçışırlar. Yağmurlar mavi yağar. Tanyerlerinin ışıkları şırlayıp akarak, çın çın mavi öter. Yağmurda daha mavi uçuşurlar buğulanarak, yöreye masmavi bulutlar döşeyerek. Yıldızlar bir uçtan bir uca mavi akar, şimşekler mavi çakarlar. Tanyerindeki iri kuyrukluyıldızı, kendi yöresinde yalp yalp ederek dönerken ışıkları toprağı, dağları suları, göğü maviye bular.”25
Yaşar Kemal çocukların algıladığı doğayı betimlemekte usta değildir yalnızca. Aynı ustalıkla biz büyüklere çocukların o son derece karmaşık ve çoğunlukla o denli tuhaf oyunlarının kapısını aralar, örneğin bir tür saklambaç olan ve büyülü bir şeyler akla getiren “pıslanpatır”ın kapısını. Kaldı ki çocuklar da oyun oynarken ya da dünyayı yeniden yaratmak konusunda sahneye çıktıklarında gerçek büyücü gibidirler. Yaşar Kemal onları öteki dünyayla ilişki kurabilen, aşiretin tabulaşmış hayvanlarına öykünmeye her zaman hazır Şamanlar gibi görür:
“Yöreyi gözden geçirdikten sonra oynamaya başladılar. Mustafa hangi dilden olduğu belli olmayan, belki uydurma, belki Kürtçe, belki Salmanın o belli olmayan dilince, oynak bir türkü tutturmuş dönüyordu ortada. Memet de onun yöresinde, kendini türküye bırakmış dönüyordu. İki çocuk çok eski zamanlardan kalma, hiç kimseden öğrenmedikleri tuhaf bir oyun tutturmuşlardı, bir tür eski köçek oyunlarına benzeyen bir oyun. Elleri, ayakları, bacakları, gövdeleri bir uyumda savruluyorlardı. Belki bir kartal, bir kuş öykünmesi, belki de ulu bir kuşun göğe ağma oyunuydu bu.”26

Düşten Şiddete
“Bir yanım kan içinde, bir yanım düşlerin büyüsündeydi”27 der Yaşar Kemal, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da. Çocukken düşle karabasan, şiddetle mutluluk arasında hep bir gel-git gibi yaşanan bu ikilem romanı hem yapılandırır hem de romana temel bir özellik kazandırır: Tumturaklılık. Sekiz yaşında bir çocuğun bakış açısıyla yazarınki birbirine eklemlenirken her tür lirik kanatlanmaya başvurulur ve abartma sanatı doruk noktasına ulaşır. O zamana değin Yaşar Kemal’in bir biçem özelliği olan şey, yazının tözü olur, her tümceye ritim veren hızlı bir devinime dönüşür. Böylece düşle gerçeklik çocuğun evreninde bir olur. Doğa bir dekor olmaktan çıkarak gerçek bir başkişiye, bir anlatı eyleyenine dönüşür ve öteki kişilerin geleceğinde bir rol oynar. “O gün bugündür bütün düşlerim ak bulutlu ve renklidir. Doğa alabildiğince zengin ve verimliydi. Bir de daha düşlerime hep pamuk tarlaları girer. Ovada, bütün köycek pamuk toplamaya giderdik. Bir de arılara merak sardırmıştım. Bir yüksek kayalığın doruğuna yapılmış köyümün ortaçağ kalesinin yöreleri bir arılar cennetiydi. Yüzlerce, binlerce çeşit arı kayalıklarda açmış çiçeklerde kaynaşıyordu. Arılarla haşır neşir olmuştum. Bunda da yalnız değildim. Köyün çocuklarının çoğunluğuyla birlikteydim.”28 Böceklerle, karıncalarla, kuşlar ve bitkilerle içli dışlılık Yaşar Kemal’in çocukluğunun bir özelliğidir. Yağmurcuk Kuşu bu türden betimlemelerle doludur. Yazar Çukurova’nın değişken ışığını, tüm görkemiyle doğanın güzelliğini gözler önüne serer. Ancak çocukluğun bu cenneti, doğanın bu düşsel ve saf algılanışı yazarın kişiliğinin öteki parçasıyla, onun hep anlattığı ve yaşamını etkilemiş o trajik olaylarla çelişir: “Çocukluğumun krallığı çiğdemler, babamı öldüreni öldürtmek için uğraşlar, amcamın, anamın uğraşları, benim hiçbir zaman babamın öldüğüne inanamamam, inandığımda da ona sonsuz bir küskünlük.”29 Yaşar Kemal çocukluğuyla ilgili olarak “anlatılamayacak kadar zengindi,” doğada her yaratık, her renk, her koku beni sevinçten delirtiyor, kendimden geçirtiyordu, der. 30
Böylece Yağmurcuk Kuşu’nun yazarı için çocukluk, tüm yapıtında ama özellikle de Kimsecik çevriminde bir yansımasını bulduğumuz bir tür esrikliktir. Gerçekten de Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da anılanlar romanda uzun uzun betimlenmiştir. Yaşar Kemal çocukluğunu anımsatmakla yetinmez, onu yazarak yeniden yaşar. Onu tanıyanlar babasının öldürülmesiyle altüst olsa da, içinde bu neşe dolu çocukluktan bir şeyler sakladığını bilirler: “Babam sağlığında, istediğim için, iki kırat koşulu pırıl pırıl bir fayton almıştı. Babam öldükten sonra o fayton, benim çok sevdiğim araba avlunun ortasında kalmış, güneşin, yağmurun altında kararmış, çürümüş, tavuklara folluk olmuştu.”31
Yazarın bu çocukluk anısını anlatıya nasıl kattığına bakalım:
“Araba geldi avluda durdu. Atlar daha hızlarını alamamışlar, körük gibi soluyor, eşiniyorlardı. (...) Mustafa önce şöyle uzaktan arabanın atların yöresinde her şeyi inceleyerek dolaştı, mutluluğundan uçuyor, gözü arabadan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Usul usul, tadını çıkararak yaklaşıyordu arabaya. Ve yaklaştıkça araba bir hoş taze deri, bir hoş yağ kokuyordu. Mustafa böylesine bir kokuyu ilk olaraktan alıyor, bir çeşit başı dönüyordu. Coşkusundan ne yapacağını bilemiyor, körüğü, tekerlekleri, koşumları, fenerleri teker teker elliyor, başı dönüyordu mest, bulutların üstünde uzaklara gidiyordu. Hiç farkında olmadan çocuk kendisini arabanın içinde buldu, arabanın içi de başka türlü kokuyordu. Mustafa bir kedi gibi arabanın her köşe bucağını kokluyor, arabadan iniyor, altına, tekerleklerin aralarına giriyor çıkıyordu.”32 Romancının bakışı burada kendi çocukluğundaki bakış açısıyla karışıyor. Ancak anlatıcı mesafeli duruyor, arzu edilen nesneyi, roman kişisi ele geçirmeden önce bu anlatıcı betimliyor. Sonra genişletme tekniğine başvuruyor, önce Mustafa’nın armağanını bize gösteriyor sonra bu armağana anlatı içindeki gerçek işlevini yüklüyor. Mustafa’yı bu denli mutlu kılan ve anlatıcıya anlatıyı genişleterek geliştirme olanağı sağlayan bu fayton aslında zehirli bir armağandır. Çünkü “arabanın içine, tam orta yere dimdik kurulmuş, sonsuz bir mutluluk, sevgi çağlayanı, bütün şu yöredeki çocukların, insanların hepsinin en üstünü, en mutlusu, en kıvançlısı olduğunun düşüne kapılmıştı.”33 Salman kıskanacak ve İsmail Ağa’ya içerleyecektir. Öteki armağanlar için de böyle olacaktır, tüm o ayakkabılar, giysiler, Çukurova’nın dört bir yanından gelen kutu kutu lokumlar. Ayrı tutulan çünkü meşru olan Mustafa, arkadaşlarının yardımıyla Salman’ın imrenme dolu bakışları karşısında koca tatlıyı bir lokmada yutacaktır. Bu sahne anmaya değer:
“Bir cami, bir çocuk boyunda, altı minareli, mavi, mavisi şavkıyor, içinde mollalar oturmuşlar, Kuranlarını açmışlar okuyorlar sallanarak, Kuranları da şekerden... Bir al tazı, bir sarı tavşanı kovalıyor, boynunu upuzun uzatmış, çalılıkların arasından, çalılıklar da şekerden... Bir fil kıçının üstüne oturmuş, hortumunu da havaya dikmiş, sütbeyaz, kocaman, gözleri küçücük, iğne ucu kadar, ışıldıyor ama, yanıp sönüyor. Bir güvercin göndermişler Mekkeyi Mükerremeden, gagası kırmızı, ayakları sarı, tüyleri altından... Bir ulu çınar ki, aslı İstanbulda Eyüp Sultandaymış. Çınarın altında bir leylek yürüyor gibi. Varsın yürüsün. Bu Mustafa var ya, sümüklü... O güzel camiyi yemeye minaresinden başlamış. İnsan hiç minareyi yer mi, şeker olsa da... Yesin bakalım. Güvercinin de başını ısırmış. Kuşun da gözü çıkmış o ısırınca, kör olmuş. Olsun bakalım. Caminin içindeki bir mollanın başını koparmış, üstelik de yemeyip çamura atmış (...) Sonra da bütün köyün çocuklarını evine çağırmış, camiyi dışarıya sofaya çıkarmış, haydi çocuklar bu camiyi yalayalım, demiş. Çocuklar korkmuşlar ürkmüşler, Allahın evi hiç yalanır mı, demişler, yalanır demiş o kâfir. Çünküleyim Allahın evi, içindeki mollalar, mollaların ellerindeki Kuranı Kerimler şekerdendir, demiş o kâfir. Başta kendisi, sonra da köyün çocukları kocaman, kürek gibi dillerini uzatıp yalamaya başlamışlar Allahın evini.”34
Alıntıları çoğaltabilirim çünkü Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da çocuklukla ilgili her şeyin romanda bir yeri var. Ancak Yaşar Kemal bu öğeleri olay örgüsüne katmakla yetinmiyor, aynı zamanda bunlara kesinliği olan işlevler yüklüyor. Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor’da kısaca anlatılan her anekdot romanda olayın akışını belirleyen temel nitelikli bir öğeye dönüşüyor. Yağmurcuk Kuşu halkbilim açısından da çok ilginç bir yapıt. Çocukların oyunları, dili, büyüklere bakışı gibi konularda çok önemli bilgiler içeriyor. Çocukların içinde büyüdüğü toplumsal çevreyle doğanın birliğini titizlikle betimliyor roman. Yaşar Kemal Mustafa, Salman, Kuş Mehmet, Tırtıl Hüseyin gibi unutulmaz kişiler sunuyor, belki gelecekle ilgili olarak aynı şeyler tasarlamayan ve daha sonra yolları ayrılacak kişiler. Ancak yalnızca çocukların başarabileceği türden bir dostlukla birbirine bağlı kişiler.
Onlar kendilerini korkutan yılanlarla, kartallarla, sevdikleri böceklerle ve hayvanlarla bir arada büyürken, köy toplumu Çukurova’nın çehresini baştan aşağı değiştirecek ilerleme ve kapitalist kazançların dünyasına doğru gidiyordu. Tarım çiftliklerinin kurulması, “insan yutan” tarım makinalarının yaşama girmesi ve karayolu ağlarının gelişmesiyle birlikte bu “yitik cennet”ten, Yaşar Kemal’in “çocukluğumun cenneti” dediği bu olağanüstü çevreden geriye hiçbir şey kalmayacaktı. Yağmurcuk Kuşu ilk işaretlerini çocukların aldığı çevresel (ekolojik) bir dönüşümün de romanıdır. Çünkü hâlâ doğanın güzelliğine ilgi duyan, daha güzel bir dünyayı, belki de Düldül Dağı’nın ötesinde var olan bir dünyayı düşleyen yalnızca çocuklar kaldı. İşte bu özyaşamöyküsel çevrimin ikinci cildi olan Kale Kapısı’nın konusu da budur.

1997

 

NOTLAR

  1  Gösteri 69. sayı, “Yaşar Kemal ile Söyleşi” Ağustos 1986, s. 11
2  a.g.y., s. 11
3  Le pacte autobiographique, Seuil, 1975, s. 14
4  a.g.y., s. 26
5  Je est un autre, Seuil, 1980, s. 109
6  Le pacte autobiographique, s. 41
7  Varlık, No: 1010, Kasım 1991
8  a.g.y., s. 12
9  Yağmurcuk Kuşu, Adam Yayınları, 2. basım, 1997, s. 151
10 Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, Alain Bosquet ile Görüşmeler, Adam Yayınları, 1996, s. 32
11 a.g.y., s. 34
12 a.g.y., s. 34
13 Kale Kapısı, Adam Yayınları, 2. basım, 1997, s. 24
14 a.g.y., s. 54
15 Gösteri, 69. sayı, s. 10. Başka bir söyleşide, kendi yazgısıyla Dostoyevski’nin yazgısı arasında bir koşutluk kurar: her ikisinin de babası gözlerinin önünde öldürülmüştür. Varlık, 1010. sayı, ss. 166-167
16 Yağmurcuk Kuşu, ss. 167-168
17 a.g.y., s. 172
18 Varlık, s. 16
19 a.g.y., s. 19
20 Yağmurcuk Kuşu, s. 26, s. 287
21 a.g.y., s. 25
22 a.g.y., s. 27
23 a.g.y., ss. 38-39
24 a.g.y., s. 208
25 a.g.y., s. 190
26 a.g.y., s. 206
27 Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor, s. 46
28 a.g.y., s. 40
29 a.g.y., s. 46
30 a.g.y., s. 46
31 a.g.y., s. 35
32 Yağmurcuk Kuşu, s. 268
33 a.g.y., s. 269
34 a.g.y., s. 295

Yaşar Kemal Bir Geçiş Dönemi Romancısı, Everest Yayınları, 2000, s. 50-68.

ana sayfa